Malta

Ağustos ayında sonbaharda nereye gidilir sorusuyla başlayan araştırma Malta’ya gidilebilir yanıtıyla son buldu. Ekim ortalarında yazı uğurlamak, kışı karşılamak için en uygun yerlerden birisi gibi gözüktü ve tabi hemen hazırlıklar başladı. Önce uçak bileti alındı. Otellere bakıldı ve Sliema ya da başken Valletta da oldukça merkezi, her yere ulaşılabilecek bir merkezlerdi. Trafiğin soldan olması nedeniyle araba kiralama çok mantıklı gelmedi. Bu yüzden toplu taşımdan yararlanma ihtimaline karşı bu iki şehirden Sliema tercih edildi. Booking.com dan rezervasyon yapılarak gün sayılmaya başlandı. Tabi bu arada Malta hakkındaki araştırmalar devam etti.

Malta ya da resmî adıyla Malta Cumhuriyeti , Güney Avrupa’da, Orta Akdeniz’de yer alan, Sicilya’nın güneyindeki adalar devleti. Malta takımadaları 3 büyük, 2 küçük adadan oluşuyor. Büyük olanlar: Malta, Gozo ve Comino. En büyüğü Malta ve 237 km², Gozo 68 km² ve Comino 2 km² yüzölçümüne sahiptir.
Malta, sırasıyla  Fenikeliler, Kartacalılar, Romalılar, Doğu Romalılar sonra da Arap hakimiyetine geçmiş, her ne kadar 1090 yılında Norman istilası olsa da Arap etkileri 13. yy’a kadar sürmüştür. Norman istilasından sonra ada hükümdarlıklarla idare edilmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1522 de Rodos’u ele geçirmesinden sonra buradan sürülen şövalyeler 1530 yılında imparator V.Charles’in verdiği imtiyazlarla Malta’ya yerleşmişler. Gelir gelmez ticareti ve sosyal ilişkileri geliştirmeye başladılar.
Kanuni Sultan Süleyman, Avrupa’nın geçiş yolları üzerinde bulunan Malta’yı da imparatorluk sınırlarına katmak istiyordu. 1565’te güçlü bir donanma ile Malta’ya geldi ve kuşatma başlattı. Kuşatma 4 ay kadar sürdü. Sonunda Sicilya’dan gelen yardımla şövalyeler galip geldiler. Şövalyeler bu savunmayla Güney Avrupa’nın ve Hristiyanlık aleminin güvenini kazandılar. Türklere karşı kazanılan bu zaferden sonra, Malta ve Gozo’yu büyük bir şevkle geliştirmeye başladılar. Adalar, bu dönemde mimarlık, sanat ve kültür açısından altın devrini yaşadı. Malta’daki pek çok görkemli yapı bu dönemin eserlerindendir.Valletta şehri, ismini şövalyelerin büyük ustası Jean Parisot De La Vallette’den almıştır. Valletta en erken dönem raylı sistemin kullanıldığı şehirlerden biridir.
Sonraki Fransız hakimiyeti Malta da kısa ve inişli çıkışlı olmuştur. 1798’de adaya gelen Napolyon ve kuvvetleri adalılar tarafından başta iyi karşılanmışlardı. Ancak St. John şövalyeleri tarafından, Fransızlarla birlikte gelen gelen devrimci fikirler nedeniyle hiç sevilmediler.

Yeni hakimlerinin getirdiği radikal değişiklikler hala kilise ve soylular tarafından yönetilen ve her iki kuruma da sadık yerlilerin gözüne fazla göründü. İlkokulların kurulması ve bunun gibi olumlu yasalar bunu kiliseye karşı bir hareket olarak nitelendiren halkta dengesizlikler yaratmış ve Fransızlar gelişlerinden 3 ay sonra ayaklanan halk tarafından Valletta ve Three Cities’in gerilerine sürülmüş ve orada kalmışlardır.

Eylül 1800’de Malta’nın özgürlüğüne kavuşmasına yardımcı olmaya gelen Britanya filosu Grand Harbour’a girmiş ve 1,5 yüzyıl oradan ayrılmamıştır. II. Dünya Savaşı sırasında, Britanya egemenliğinde olan Malta, ağır bombardımana maruz kalmıştır.
Britanya hakimiyetinin Malta tarihinde önemi büyüktür. Fransızların kovulması için Maltalılara yardım eden İngilizler kendilerini adanın hakimi olarak buldular fakat başta toprakları ellerinde tutup tutmamakta tereddütlüydüler.

1802’de yapılan bir anlaşmayla Malta’nın St. John düzenine geri dönmesine karar verilmiş ancak halk eski hükümdarlarına geri dönme taraftarı olmamış ve İngiliz himayesi altında kalmak istemiştir. 1814’te imzalanan Paris Anlaşması’yla İngiliz İmparatorluğu’na katılan Malta, İngiltere için Doğu’ya bir atlama taşı olarak stratejik önemini korumuştur.

21 Eylül 1964 yılında bağımsızlığını ilan eden Malta, 1965’te de Avrupa Konseyi’ne üye olmuştur.

1971 seçimlerinde İşçi Partisi iktidara gelmiş İngiliz egemenliğine karşı mücadele eden Dominic Mintoff kurulmuştur. Yeni hükümet dış politikada köklü değişikliklere gitmiş, Amerikan savaş gemilerinin Malta’ya uğraması yasaklanmış, Libya ile iyi ilişkiler kurulurken, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne yaklaşılmış, iç politikada ise 18 yaşındaki gençlere oy hakkı verilmiş, eşit işe eşit ücret ilkesi benimsenmiş ve 1974’te İngiltere adına bir vali tarafından yönetilen Malta’da cumhuriyet ilan edilmiş devlet başkanlığına Antony Joseph Mamo seçilmiştir. 1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği’ne üye, 1 Ocak 2008’den itibaren de Avro Alanı’na dahil olmuştur.
Gelelim bizim yolculuğa yağmurlu ve nispeten soğuk bir İstanbul sabahında bindiğimiz uçaktan  Malta’nın Luqa hava limanında indiğimizde  yüzümüze çarpan sıcak akdeniz havası ve pırıl pırıl güneşli bir gökyüzü tarafından karşılandık.
Çok küçük bir hava alanı. Uçaktan terminal binasına yürüyerek ulaştık. Pasaport işlerini tamamladık. Maltatransport isimli bir firma shuttle hizmeti veriyor. Shuttullar kişiye göre değil otele göre fiyat veriyor Biz arkadaşlarımızla iki farklı otelde kalıyorduk. İkisine ayrı fiyat çıkardı (22×22€) Tek otele bıraktığında 4 kişiye 22€, gidiş dönüşe ise toplam 40€ para ödedik . Aslında hiç akıllıca olmadığını hemen anladık. Minübüsün dolmadığı için neredeyse 40 dk bekledik. Otelimiz Sliema da idi ve 20 dk kadar sürdü. Taksi de aynı fiyata getiriyor ve beklemek zorunda kalmıyorsunuz.
Bizim kaldığımız otel D Townhouse. Dört katlı bir aile işletmesi. Sahipleri Lisa ve Dave. Lisa çok tatlı bir ev sahibesi. Neden geldiğimizi neler görmek istediğimizi öğrendikten sonra kalacağımız tüm günleri dolduracak şekilde detaylı bir plan yaptı. Kazıklanmamız için bize kullanacağımız ulaşım araçları ile ilgili bilgiler verdi. Nerde ne kadar vakit harcamamız gerektiğini nerede neler görmemiz gerektiğini, gittiğimiz yerlerdeki lokantaları detaylı bir şekilde anlattı. Gideceğimiz yerlerle ilgili dökümanlar hazırlamış onları verdi. Son olarakta önceden hazırlamış olduğu 2 sayfalık bilgilendirme notunuda verdi. İlk gün önerisi Mdina ve Rabatı görmemizi idi.Taksi ayarladı. Beyaz renkli taksilerden uzak durmamızı önerdi. Bunların çok kazık olduğunu söyledi. Bunun yerine Ecab isimli internet taksilerini önerdi. Bu taksileri telefonla arıyorsunuz (tel: +356 21383838) gideceğiniz yeri ve kişi sayısını söylüyorsunuz, size yaklaşık geleceği süreyi ve ödemeniz gereken ücreti söylüyorlar. Mdina için aradık, 10 dk içinde geldi ve 4 kişi 18€ ödedik.
Mdina ve Rabat birbirine çok yakın. Önce Mdine sokaklarında yürüdük. Arap esintilerinin belirgin olarak dikkat çektiği surlarla çevrili bu tarihi şehirin çok farklı bir havası var. Daracık taş döşeli sokakları surların üzerinden geniş ufuklu manzaraları, müzeleri ve hediyelik eşya satıcılarıyla oldukça ilginç. Palazzo de Piro isimli surların üzerindeki lokantada harika bir manzara eşliğinde öğlen yemeğini yedik. Lisa’nın buradaki diğer lokanta önerileri Fontanelle tea garden (Snacks and Cakes), Trattoria 1530 (çeşitli yiyecekler ve pizza) ve Medina (Akdeniz mutfağı) idi. Mdina da yakklaşık 3 saat kadar zaman harcadık. Buradan sonraki durağımız hemen karşısında bulunan Rabat oldu. Rabat da benzer özellikle taşıyan küçük bir yerleşim yeri. Burada ilginç olan ise katakomplar. Bunlar gezilebilir. Eğer yemek burada düşünülürse The Fork &Cork, Umami, L’agape ve San Andrea gibi Akdeniz yemekleri sunan lokantalar ya da farklı yemeklerin yenebileceği Peristyle gibi lokantalar tercih edilebilir. Sonuçta her iki yeri de yeterince görebilmek için yarım gün yetiyor. Dönüşü otobüs ile yapmak istedik. Biletler otobüs içinde alınabiliyor. Alınan bilet ile iki saat boyunca her otobüsde kullanabiliyorsunuz. Otobüs ilk durakta dolduğu için ara duraklarda inen olmadığında neredeyse hiç durmadı. Taksiyle 25 dk da gittiğimiz yol Sliema ya kadar yaklaşık 1 saat kadar sürdü.
Akşam yeme için marsaxlokk isimli balıkçı kasabasına gitmeye karar verdik. Hemen yanımızda beyaz taksilerin durağı vardı. Fiyatını dorduk 50€ istediler kabul etmeyince önce 40 sonra 30€ ya düştüler. Ecab ise bizi 20€ ya götürdü. Bu kasabayla ilgili çok güzel yazılar okumuştum ama gece karanlıkta çok fazla şey göremedik. İlk gittiğimiz lokanta Tartarun (Balık ve Akdeniz mutfağı) idi. Bu lokanta akşam 19:00 da açılıyor ve kapalı mekanda hizmet veriyor. Rezervasyon yaptırmadığımızdan yer bulamadık. Sahil şeridindeki diğer bir lokantaya La Nostra Padrona’ya (Balık ve Akdeniz mutfağı) oturduk. Kalamar ve buharda sarımsak soslu midyesi güzeldi. Hiç bir güzelliğini göremediğimiz Marsaxlukk’a gündüz yeniden gelmek kararıyla. Ayrıldık. Dönüş yine Ecab’la idi.Lisa’nın burada önerdiği diğer lokantalar Ta’ Victor (Malta ve Akdeniz mutfağı) ve Rising Sun Bar (Balık ve Akdeniz mutfağı) idi.
İkincü günü tamamen Gozzo’ya ayırdık.
GOZZO
Gozzo adasına gitmek için Sliema dan 222 numaralı Cırkewwa otobüsüne bindik. Yaklaşık 1 saatlik bir yolculukla Cirkewwa feribot limanına ulaştık. Sakin bir denizde sağdaki Camino adasına ve blue lagona selam vererek 25 dk da Gozzo Mgarr limanına ulaştık. Gozzo 3000 kişinin yaşadığı 13×7 km büyüklüğünde bir ada. Adayı gezmek için hop on hop oflardan birine bindik ve yola koyulduk. Bunların ada da 15 durağı mevcut. Bunlardan 3 ünde 5 ila 10 dakika fotoğraf ya da ziyaret molası veriyor. Bazılarında da inip daha uzun süre gezmek gerekiyor. Bir sonraki otobüs yaklaşık 45 dk sonra geliyor. Tüm durakları bu şekilde gezmek için bir gün yetersiz kalıyor. Neyseki Lisa bize hangi duraklarda gezmemiz gerektiğini söylemişti. Bu duraklar Dwejra, Ta’Pinu ( Burası doğal ürünler marketi 10 dk bekliyor zaten otobüs), Xlendi,Victoria-To Marsalforn, Marsalforn, Ggantija Temples (Burada da 5 dk kadar fotoğraf molası veriyor) idi.

Xlendi dar bir koyun ucuna kurulmuş küçük bir balıkçı kasabası. Yemek molasını burada verdik. Sahilinde deniz ürünleri yenilebilecek lokantaları mevcut. Koyun bir yamacına evler dizilmiş diğer yamacı boş. Hemen lokantaların önündeki deniz pırıl pırıl ve yüzenler var. Ta’Nona restaurant ta deniz ürünleri yedik. Servis çok yavaş
Akşam Sliema da idik. Akşam yemeğini Fortuna otelin yakınındaki Chophaus isimli et lokantasında yedik etleri çok güzeldi.
Sabah feribotla Sliema dan Valetta ya geçtik. Malta’nın başkenti aynı zamanda avrupanın en küçük başkenti. 16. yüzyılda, büyük Osmanlı kuşatması sırasında başkent Mdina imiş. Kuşatmadan hemen sonra St. John Şövalyeleri Valetta’yı inşa etmişler. Surlarla çevrili şehrin daracık sokakları ve sarımsı malta taşı ile yapılmış cumbalı evleriyle Valetta sanki bir sanat sokağı gibi ya da daha doğrusu bir film seti gibi. Her taşının her yapının ilginç etkileyici özellikleri var. Turistik olarak nitelendirebileceğimiz alan ve yapılar birbirine çok yakın olduğunda taksi ya da toplu taşıma kullanmak gerektirmiyor. Ancak düz bir bölge olmadığını, bol yokuş ve merdivenlerden tırmanmak gerektiğini özellikle sıcak yaz günlerinde bilmekte yarar var.
Burada görülmesi gereken en önemli yapı St John’s Co-Cathedrali. Malta’nın en etkileyici kilisesi St John’s Co-Cathedrali mimar Gerolamo Cassar tarafından tasarlanmış. 1573-1578 yılları arasında inşa edilmiş. Dışarıdan baktığınızda son derece basit gösterişsiz gibi görünen katedralin içine girdiğinizde hayran olmamak elde değil. Etkileyici Barok mimarisinin özelliklerini ve şatafatını görmek gerek. Altın ve gümüş başta olmak üzere değerli taşlar ile süslenmiş sunağı, zemininde, hayatını kaybeden şovalyeleri ölümsüzleştirmek için renkli mermerlerle yapılmış olan resimleri ve mezarları yer alıyor. Ayrıca Caravaggio’nun 2 önemli tablosu da burada yer almakta. Giriş ücretli. Ayrıca topuklu ayakkabılarla ve çok açık giyisilerle içeri girmeye izin verilmiyor.

Bir diğer gezilecek yer ise Valletta’nın en ünlü bahçesi olan Üst Barrakka Bahçeleri (Üst kışla Bahçeleri). 17. yüzyılda İtalyan şövalyelerin özel bahçeleri olarak kullandıkları, bu alan 1824 yılında halkın ziyaretine açılmıştır. Yüksek bir yerden şehri seyretmeye izin veren ayrıca limanın en iyi izlenebildiği bu bahçelere giriş ücretsiz. Eşsiz panoromik manzaraya sahip bu bahçelerin güzelliğini Game of Thrones’u izleyenler mutlaka hatırlayacaklardır.
Öğle civarında tekrar Sliema ya geçtik ve saat 13 gibi Marsaxlokk hareket ettik. Vaktimiz yeterli olduğundan otobüs ile gitmeye karar verdik. Ancak yanlış otobüse bindiğimizden yolda aktarma yapmak zorunda kaldık. Marsaxlokk yaklaşık 3000 kişinin yaşadığı küçük şirin mi şirin balıkçı kasabası. Bir koyun çevresine sahile paralel olarak dizilmiş bitişik nizam evler, hemen hepsinin önünde lokantalar ve sakin kıpırtısız denizde gündüz uykusunda gibi hareketsiz duran rengarenk balıkçı kayıkları doyumsuz bir manzara oluşturuyor. Eğer sadece akşam gördüklerimize göre karar vermiş olsaydık kesin bu güzelliklerin belkide farkında olmayacaktık. Sahili baştan başa yürüdük. Günün her saatinde özellikle de akşamüstü gün batımında fotograf meraklılarını mutlu edecek bol miktarda görüntü mevcut. Burada da deniz ürünlerinden oluşan akşam yemeğini yedikten sonra tekrar otobüsle Sliema aya döndük.
Birgu Candle Fest: Lisa 14 Ekimde Birgu’da mum festivali olduğunu ve yeterli sayıda katılım sağlanırsa buraya gezi düzenleyeceklerini bildirdi. Ancak son gün yeterli katılım olmadığından iptal olduğunu öğrendik. Bize nasıl gideceğimizi tarif etti. Ana otobüs duraklarından ucunca bir kuyrukta sıra bekleyerek nihayet otobüse binebildik. Yaklaşık 1 saate yakın süren bir yolculukla Birgu’ya geldik. Şunu ifade etmeliyim ki, sanırım dil okulları nedeniyle otobüsün neredeyse üçte biri genç öğrenci yaşındaki Türk’lerden oluşmakta idi. Surlarla çevrili eski şehire yürüyerek girdik. Tüm sokaklar, evler, evlerin içleri mumlarla aydınlatılmıştı. Kalabalıktan sokaklarda neredeyse yürümek imkansız gibi. Herkes evini perdelerini sonuna kadar açmış ve her yeri mum ışığı ile aydınlatmakta idi. Sokağa ise turistik eşya satıcıları yanısıra barkovizyon gösterileri irili ufaklı grupların rock konserleri ve klasik müzik konserleriyle çok canlı görüntüler oluşmakta idi. Yaklaşık 3 saat kadar vakit geçirip dönmeye karar verdik. Yine dönüşte de otobüslerde yoğunluk oldukça fazla idi.
Ertesi sabah kalbimizi Malta da bırakıp bedenimiz THY uçağına atarak İstanbul’a döndük.